28 Şubat 2011 Pazartesi

BALBAY'A MEKTUP, SEN İÇERDEYKEN
İbrahim Sadri'nin seslendirdiği bir şiirdir'Aldırma Reis'. Sen içerdeyken ben... Diye başlıyor; Unutmadım, utanmadım, korkmadım... Diye bitiyor.
Sen dışarda iken de sevmezdim Reisleri içerde iken de...
Ama çok severim şiirleri. 5 Mart 2009'dan beri nerede bu şiiri duysam sen gelirsin aklıma...
Sen dışarde iken gazeteci olmaya karar verdim...
Sen içerdeyken kovuldum...
Sosyal demokrat patronların yanında askari ücretin altında sigortasız çalıştım, bin tane kapıdan kovuldum ve red edildim, bin birinciye gidiyorum. Tüm kitaplarını okudum, hiç açamadım daha önce bombalanan şimdi hapsedilen o 'Uğur'suz ve 'Mustafa'sız köşeyi...
Sen içerdeyken...
Aradım ayak izlerini İzmir'de, iletişimde, Cumhuriyette...
Öğrendim ki, ayak izlerinden varılmazmış Uğur'a, Ahmet'e, İlhan'a, Mustafa'ya, at izi it izine karışmış... Işığınızı aradım.
Sen içerdeyken...
Önce çocuktan bir katil yarattık, sonra bir katilden çocuk. “Önderimiz Apo'nun emriyle T.C.'e mesaj getiren barış elçileriyiz” diyen teröristleri pişmanlıktan serbest bıraktık. Darbe, cunta yasa dışıdır diyen yazarları, paşaları, profesörleri içeri tıktık...
Sen içerdeyken...
Denizler asılırken seyirci kalanlar senden fazla Denizleri savunur oldu, Erdal için mecliste göz yaşı döktü.
Sen içerdeyken...
Cuntacı paşayı yargılayacağız diye referandum yaptık, cuntacının maaşına da zam.
Sen içerdeyken...
AB'nin gavur birliği olduduğunu söyleyenler, AB standarlarında yargı için halkı oylattılar...
Sen içerdeyken...
İzmir, gavurdan sonra eli yüzü kirli, sümüklü bir çocuğa benzetildi ayrıca dört tekerleğine firen takılmış olduğu söylendi. Söyleyen de memleketin direksiyonunda ki şöför idi, İzmir'de frene bastığından haberi yoktu...
Sen içerdeyken...
İzmir'de çağdaşlık yeniden tanımlandı. Bu güne kadar sanki seks ve alkolden ibaret olan çağdaşlık, bundan böyle seks ve alkolden çıkarıldı...
Sen içerdeyken...
Barış için top oynadık, Azeri bayraklarını stada sokmadık, hocalıyı unuttuk... Barış heykelini 'Ucube' yaptık...
Sen içerdeyken...
Demokrasi öyle bir ileri gitti ki, biz ardından yetişemedik. İzmir'de bile kentin sevdiğimiz yerlerine polisten korkumuza oturamaz olduk...
Sen içerdeyken...
Hükümetin kuzusunu yumurta ile terbiyeledi öğrenciler. Az terbiyelenmiş olacak ki, fotoğrafını çeken muhabire verilen ödülden bir tane de kendisine istedi...
Sen içerdeyken...
Çalışırken not tutan, beraat ettiği davadan aranan! Gazetecileri sabaha karşı evlerinden otellerinden topladılar. Biri yanın da diğeri yanımızda...
Sen içerdeyken...
Bizim büyük elçiyi koltuğa oturtup boyunu ölçtüler, tam özür dileyeceklerdi araya laf girdi... Lafı sözü unutanlar yardım gemisini de, geminin içindekileri de terörist sandılar verdiler kurşunu 9 ölü epey yaralı... Tazminat ödeyeceklerdi parayı bozduramadılar öyle kaldı.
Sen içerdeyken...
Wikileaks diye bişey icaat olundu, çok kullanışlı ortadoğuda diktatörler havalarda uçuştu. Ben bu satırları yazarken Kaddafi düşmek üzere...
Sen içerdeyken...
Dava sanıklarının ifadelerinden çok, dava sapıklarının yazdığı makaleleri okudum...
Sen içerdeyken...
28 Şubat'a bir gün kala ve Deniz Gezmiş'in doğum günüde Necmettin Erbakan öldü! Erbakan öldü Deniz doğdu...
Sen içerdeyken...
Ben yüzüme kapanan ve kovulduğum tüm kapılara rağmen enseyi hiç karartmadım, asla pişman olmadım bu yolu seçtiğim için... Geçtiğiniz yollarda bıraktığınız ışık kırıntılarını toplayarak peşinizden geliyorum. Unutmadım, utanmadım, korkmadım... Selam söyle Tuncay ve Soner abiye. Sevgilerimler OZAN








25 Şubat 2011 Cuma

 
UYARIYORUM, YAKINDA DUDULU POSTASI BASILABİLİR!
Çalışırken not tutan ve tuttuğu notları bulunduran gazeteci Soner Yalçın'ın ardından beraat ettiği davadan aranan! Ahmet Hakan yakşalık beş saat karakolda tutuldu. (jöleli amma sevinmiştir gari)...
Bakalım sıra hangi ergenekoncuda...
Mustafa Balbay ve diğer ergenekon sanıkları içeride yakında tutuklanacakların listesini yapmışlar ve kuponu tutturmuşlar. Benim neyim eksik bende bir kupon yapayım, dışardayım ama olsun burdan da olur.
Kuponun birinci sırasına Penguen dergisinin ikinci sayfasında yayımlanan 'Dudulu Postası' isimli yerel süreli gazeteyi koyuyorum. Ve burdan söylüyorum yakında basılır o 'gaste'!
Hele, Asım Velioğlu isminde bir köşe yazarları var tam ergenekoncu...
Esasında ben geçen hafta Asım Velioğlu'nun köşesinin boş olmasından durumu anlamıştım fakat çaktırmamıştım.
Gazete köşeye bir not düşerek; 'Yazarımız Asım Velioğlu çağdaş olduğu için yine başına işler açmış. Bu hafta yazısını yazamadı'! Diyordu...
İşte al sana ispat herif bide çağdaş çıktı iyi mi...
Hasta olsa; yazarımız bu hafta hasta olduğu için yazısını yazamadı. Denirdi...
Senelik izine ayrılmış olsa onu da belirtirlerdi, kovulmadığına da göre...
Ne gelmiş olabilir başına?
Ne gelecek muhtemelen geçtiğimiz hafta sabaha karşı tutuklandı, artık notmu vardı cebinde, beraat etti de aranıyo muydu neydi öğrenemedik...
Gazete, ustalıkla gizlemeyi başarmış bu olayı. Bravo!
Ancak yakında gazeteyi basarlar ve içeride arama yaparlarsa o zaman zor gizlerler.
Zaten Asım Velioğlu'nu ikide bir dövüyolar. Ergenekoncu olmasa ne diye dövsünler adamı durduk yerde!
Kuponun ikinci sırasına ise restorasyon yangınalarını koyuyorum. Bak buda önemli bir tespit!
Önce Haydar Paşa Gar'ı restorasyon çalışması sırasında yandı. Sonra Kılıç Ali Paşa Camii aynı şekilde yandı.
Şimdi sırada Beyazıt Camii restorasyonu var. O da yanarsa bil ki bu işte bir işvar.
Ne iş olduğunu bir tahminle destekliyeyim.
Şimdi restorasyon olan yere, bu ergenekoncular bir şekilde yerleşiyorlar. Neden yerleşiyorlar? Çünkü restorasyon var kimse anlamaz!
Ardından duman yolu ile haberleştiğini zannettiğim ergenekoncular, duman çıkarayım derken yangın çıkarıyolar.
Al sana bir ispat daha!!!
Bizde sanıyoruz ki sabotaj, kundak vs...
Listenin üçüncü sırasına ise dekolte giyen hanımları yazıyorum. Çatalı gözüken ergenekoncudur bundan gayri.
Hadi be Allahım inşallah benim kuponda tutar....

23 Şubat 2011 Çarşamba

        ANNEDEN KIZINA MEKTUP
Kızım, sesini duymayalı bu gün tam bir ay oldu. Bir aydır telefonlarımız kesik. Üç gün öncede elektriğimizi kestiler. Abin bir dershanede iş buldu, yol ve yemek parasını çıkarıyor, maaşı o kadar! En azından sofrada bir boğaz eksildi. Baban daha bir iş bulamadı, iyi de oldu sigarayı bıraktı. Beni sorarsan, ben iyiyim kızım, şeker ve tansiyonuma şükür ediyorum, zorunlu tasarruf... Abinle baban da alıştı diyete. Karanlıkda örgü örmeye de alıştım. Sen nasılsın kızım iyi misin? Yaraların iyileşti mi kahraman kızım? Sana yolladığımız üç kuruş yetiyor mu diye soramayacağım, yetmediğini biliyorum.

Geçenlerde kapımız çaldı açtım, üç tane hanım gelmiş ellerinde bir buket çicek. Kimi aradıklarını sordum. Sizi arıyoruz, bu gün kadınlara seçme ve seçilme hakkı verileli 76 yıl oldu, o yüzden sizi ziyarete geldik dediler. Buyur ettim hanımları, sabahtan kalan yarım demlik çay vardı, ikram ettim içtiler. Particiymiş hanımlar. Hep onlar konuştu ben dinledim. Sorular sordular, kaç çocuğunuz var, eşiniz ne iş yapıyor, oğlunuz nerde çalışıyor, kızınız nerde okuyor gibi. Sana da selam söylediler. Evimizin yokluğunu görünce, ''sıkılmanıza gerek yok, biz halkımızın eksiklerini gidermek için buradayız, bir eksiğiniz varsa söyleyin'' dediler. Bir şey isteyemedim kızım. Bir zarf bırakmışlar giderken sehpaya, içinde biraz para. Utandım güzel kızım, çok utandım.

Ertesi sabah mahallede bir gürültü oldu, camdan baktık, mahalleye kocaman komyonlar yanaşmış. Birisinin kasasında çuval çuval kömür, diğerin de ise makarna, un, pirinç, çiçek yağı kolileri vardı. Bizim kapımıza da bıraktılar, beş çuval kömür ve bir erzak kolisi... Utandık güzel kızım, çok utandık...

Akşama doğru yine kapımız çaldı. Hacer teyzenmiş bu sefer gelen. Koşun dedi, sizin kız televizyona çıktı, yumurta atıyor...
Koştuk baktık televizyona, seni gördük kızım yumurta fırlatıyordun büyüklere... Fırlattıkça güzelleşiyordun... fırlattıkça büyüyordun... Epeydir gururlanmamıştım be güzel kızım, gurur duydum...

Koşarak çıktık babanla mahalleden, cephaneniz bitmeden, polis gelmeden bir koli yumurta yetiştirecektik size... Yetişemedik güzel kızım, yetiştiremedik... Kör olası siyah jopları bizden önce yetişti...

Geç kaldık güzel kızım, geç kaldık...

Abin, yine gelir onlar, ''bıkmazlar adam dövmeye, doymazlar kana'' dedi.

Biz ne olur ne olmaz yollayalım, ''atamazlarsa da karınlarını doyururlar, afiyetle bir güzel yerler'' dedi. Okumuş insanın hali başka...
Kırılmasın diye, tek tek gazetelere sardık yumurtaları. İçine de bu mektubu koyduk...

Gelirse yine üzerinize kara joplular, ararlarsa ardınızda kim olduğunu, beni söyle güzel kızım. Anam var arkamda de...
Yumurtaları da o yolladı de...

Bir de, öğretmen olacağını söyle onlara...

Okulumu bitirince çocuklarınızı ben yetiştireceğim de, söyle bilsinler...

Bu mektubu, baban ve abinle birlikte yazıyoruz kızım. Abin, benim tanımadığım birinden bahsetti, Demokles dedi. O nun yumurtası imiş bu yumurtalar. ''Demoklesin yumurtası'' dedi abin. Her kimse bin yaşasın inşallah...

Gözlerinden öpüyoruz kahraman kızım sağlıcakla kal...

21 Şubat 2011 Pazartesi

2. OL DA ANADOLU YÜZÜNÜ GÖRSÜN
Liderler seçim çalışmalarını hızlandırdı ve birer ikişer meydanlara düşmeye başladılar.

CHP, Kemal Kılıçdaroğlu önderliğinde ilk kez seçime giriyor. Acemi olmasına rağmen gelecek vaad ediyor ve seçim grafiği yüksek görünüyor. Ayrıca başbakan Recep bey'i son zamanlarda en çok kızdıran lider olma özelliği, Recep beyi kürsüde daha çok hata yapmaya itecek ve aradaki puan farkını epey zorlayacak gibi duruyor. ..

MHP lideri Devlet Bahçeli için ise matematik çaresiz. Küçük bir selam ile MHP tabanını alt üst edebilen Recep bey'i ayakta tutan direklerden bir tanesi Devlet Bahçeli. Eminim ki, Recep bey varlığına duacıdır. MHP'nin bu seçimde ve hatta birkaç yüz yıl daha barajlar altında kalmasında bence bir sakınca yoktur...

İki genel seçim, iki yerel seçim ve iki halk oylamasından zaferle çıkan Erdoğan'ın seçim karnesi pek iyi derecede.
Ancak anladığım kadarı ile bu sefer ya seçim yorgunu ya da Kılıçdaroğlu'ndan bir hayli çekiniyor.
Bir tek Recep bey çekinse iyi Recep beyin danışmanları da Kılıçdaroğlundan çekiniyor.
Kılıçdaroğlu'na, Van gölünün ne zamandan beri deniz olduğunu soran Recep bey ve danışmanları, Van'lı yurttaşların göle deniz dediğini araştırmadan Kılıçdaroğlu'na bel altından vurmaya kalktılar. Sözde küçük düşüreceklerdi...
Ucuz siyaset, lastiğe hızla vurulmuş çekice benzer. Ki, zaten tam da öyle oldu, Van Valiliğinin resmi sitesinde ki ''Van Denizi'' yazısı, çekici lastiğe vuranın kafasına kırdı.
Recep beyin, Kılıçdaroğlu çekincesi sadece bununla anlaşılacak bir şey değil tabii...
Esas mesele bu seçimde Recep beyin seçmenini tehtit etmesi...
İkinci parti olursak bırakırım, halka iner Anadolu'yu gezerim demesi; ''Ey seçmen aklını başına topla, eğer ikinci parti olursam giderim sahipsiz kalırsın'' anlamına geliyor sanırım...
Eğer bu anlama gelmiyorsa ozaman durum çok daha vahim galiba..
Yoksa bu güne kadar AKP'yi birinci parti gösteren seçim tahminleri şişirme istatistik miydi?
Yoksa yüzde 47 rüyası, 2. sıra kabusuna mı dönüştü?
Bu soruların cevabını elbette seçim yaklaştıkça daha net göreceğiz.
Ancak bunların hepsi, siyaset müteahhiti Recep bey'in yeni seçim siyaseti inşaatı da olabilir. Kendisinin söyledikleri üzerinden tahmin yapmak zor...

Şimdi başlığı okuyanlar şöyle diyebilirler 'Ne yani Recep bey hiç Anadoluya gitmiyormu'
gidiyor, hiç gitmez olur mu...
Dünyayı 4 defa dolaşan bir başbakan Anadolu'ya gitmezmi hiç...
Ben, ikinci ol da Anadolu yüzünü görsün diyorum...
Başbakan iken Anadolu'ya gittiğinde yakşalık 4-5 bin polis korumasından dolayı Anadolu gül cemalini göremiyordu Recep beyin.
Eski başbakan olarak giderse daha rahat, birebir, yüzyüze görüşebilir Anadolu ile...
Ben bunu demek istedim...





14 Şubat 2011 Pazartesi

               KOMİSER 'USLU' DUR
Bu memlekette bir TGB var ki, ben ne zaman umutsuzluğa düşsem, ne zaman kaygıdan kıvransam imdadıma yetişiyor.
Yine yaptı yapacağını TGB, hem de öyle bir şey yaptı ki, düğümü çözecek ipliğin ucunu buldu, kaygılarıma ışık oldu. Oltasına öyle bir sazan takıldı ki, bildiğimiz ama bu zamana kadar hiç göremediğimiz bir sazan... Cinsi de tatlı su kurnazı bu sazanın...
Kimden bahsediyorum Taraf gazetesi köşe yazarı, komiser kökenli Emrullah Uslu'dan tabi ki...
Bu zeki komisere öyle bir oyun oynadı ki TGB ortada ne balyoz, ne ergenekon, ne de irtica ile mücadele eylem planı kaldı. Hepsinin nasıl planlandığı, nasıl işleme konulduğu ortaya çıktı.
Emrullah, 'uslu' durmayınca başına püsküllü belayı aldı.
TGB'li gençlerin Süheyl Batum ile beraber iş birliği içinde olduğunu, Erzurum'da Başbakan Recep Bey'i protesto etmek için Batum'dan yardım aldıklarını, hatta Batum'un TGB'lilere para yardımında bulunduğu gibi, bir sürü akla hayale sığmayan iftiralarla kahraman gençleri sindirmeye çalışmıştı...
Ama sazan cinsi olduğunu unuttuğu için kendi başına çorap ördü...
TGB'li gençler bu zeki yazar komiserin, attığı iftiraları bir bir kendisine yedirdi.
Sazana itirafçı gibi önce mail attılar ve onun yazdıklarını destekleyen bir takım belgeler olduğunu söylediler ve buluşmayı teklif ettiler, sazan ya hemen atladı, tatlı su kurnazı...
Atlamakla kalmadı bir de büyük bir iş yapmış gibi twitterda Süheyl Batuma ve TGB'li gençlere hodri meydan çekti, belgeleri bir bir yayınlayacağını söyleyerek tehtit etti. Cumartesi günü de kendi köşesinde itirafçıdan duyduklarını yazdı, hem de bilğiyi hiç teyit etme gereği duymadan...
CHP'nin 2. katında Süheyl Batum gençlerle darbe planı yapıyormuş, Allah'ın aynalı sazanı, teyit etmeden tuttu bir de yazdı bunları.
Gerçi bu sazanın ilk araştırmacı gazetecilik başarısı değil, daha önce de 2003 yılında TGB'nin balyoz darbe planı içerisinde olduğunu yazmıştı. Ancak sazan bilmiyor ki, TGB 2006 yılında kuruldu.
Komiser 'uslu' durmamış oltaya takılmıştı, e ne yaptı TGB'li gençler, Genişletilmiş Genel Yönetim Kurulu Toplantısında 250 yöneticisiyle beraber sazanı aradı ve tertibin kendilerine ait olduğunu, kendisinin de bir sazan olduğunu ilan ettiler. Kendisinin sazan olduğunu TGB'lilerden öğrenen Uslu, bir kaç defa çırpındı ama nafile, zokayı yutmuştu artık. Önce kabul ettiği buluşma teklifine, sazan olduğu ortaya çıkınca gelemedi tabii.
Efe Aydal dostumuzun yıllar önce çektiği bir video vardı hepiniz hatırlarsınız 'TARAK' gazetesi, saçımızı bilgiyle tarıyan gazete idi...
İşte o videoda Efe bu gazeteyi madara etmişti ama neticede o bir filmdi, herkes yok artık bu kadar da değildir demişti.
Ama durumun daha da vahim olduğunu gördük. Şimdi Barak abileri bile kurtaramaz sazanları TGB'nin elinden. Tüm Türkiye tezgahın nasıl işlediğini öğrendi artık, bundan sonra uslu dur komiser yoksa başın büyük belada...

                          ASİSTAN DOKTORLAR SOKAĞA İNDİ
Aydınıyla, sanatçısıyla, doktoruyla halkının arasını açmayı siyaset zanneden hükümet, acaba pazar günü asistan doktorların yaptığı eylemi duydu mu? Hükümeti geçtim kendiside doktor olan sağlık bakanı acaba duydu mu genç doktorların sesini? Hiç sanmıyorum...
33 saat masai yaptıkları için sokağa döküldü doktorlar dün İzmir'de, İstanbul'da... Uykusuz kaldıklarını ve sağlıklı hizmet veremediklerini söylediler. Yani senin için indiler dün sokağa, yine senin için istediler mesai saatlerinin düzenlenmesini, ömürlerini okumakla tüketen doktorlar.
Bu ülkede en kolay ezilen meslek grubudur doktorlar...
İş hakkıymış, sendikaymış, kazanılmış hakmış bunlarla ilgilenmezler çünkü, vakitleri yok...
Ayrıca halkıyla arası en kolay açılabilecek meslek grubudur doktorluk. Doktoru halkından ayıracak sihirli cümle ise şudur: 'Dünya kadar para alıyorlar, yaptıkları hiç bir şey de yok'
Kaç tane devlet memuru gördünüz 33 saat mesai yapan? Söyliyeyim doktordan başka bir tane bile yok, hatta başka sağlık personeli bile yok nöbetin ardından mesaiye devam eden.
Bu ülkede polisler bile 24 saat mesai yapıyor, ertesi günde tatil. Ayrıca senin haberin yok belki ama tüm memurlar polis, öğretmen vs hepsinin maaşı bir asistanın maaşından daha fazla, yani seni doktorundan ayıran o sihirli cümle yalan.
Bir gün hastaneye yolunuz düşer ve uyur gezer bir doktor görürseniz kızmayın ona. O, senin için yapması gerekeni yaptı sokağa indi, sende onun için yapman gerekeni yap, haklı eylemine omuz ver, sonra düşünürsün ne kadar para aldıklarını. Unutma onun sağlığı senin sağlığındır...
Ayrıca doktorlarada bir tavsiyem olacak, anlıyorum eylem, protesto size uzak şeyler, haklısınızda ama ne yapalım sizi bu duruma düşürenler utanmıyor.
Yapmanız gereken şey şu; eylem konusunda Türkiye'de en etkin grup TGB'dir ve sizi asla geri çevirmezler. Onların yaptığı eylemler öyle kolay unutulmaz, onlardan yardım isteyin tüm Türkiye'yi ayağa kaldırsınlar....

11 Şubat 2011 Cuma

            CEM YILMAZ'IN İSYANI
Türkiye'nin en komik adamıdır Cem Yılmaz. Yıllar önce İzmir'den başladı yolculuğa ''Bir Tat Bir Doku'' serisinin ardından gelen ''Milenyum'' gösterisi ile bayrağı kimselerin ulaşamayacağı zirveye dikti. Tabi bu arada, her biri gişe rekorları kıran sinama filimleri ile yerinin asla doldurulamayacağını kanıtladı. Bulunduğu her projede zeki espirileri ile kendisine gülmeyi bir refleks haline getirdi. Bu saatten sonra ''gık'' dese herkes güler.
Ancak şu günlerde büyük bir derdi var başarılı komedyenin. Derdinin sebebi ise paylaşım sitelerinde ve internette yapılan bazı espirilere CMYLMZ imzası atılması. Bazı espireler dediğime bakmayın espirilerin hepsi siyasi, yani Cem Yılmaz'ın bu güne kadar hiç tercih etmediği espiri türü, taşlama. Haberi okuyunca ben de Cem Yılmaz'a haksızlık ediliyor, bunu yapanlar çok ayıp etmişler diye düşündüm. Ancak, Cem'e ait oldu iddia edilen ve Cem'in başını ağrıtan o espirilerden 'İstikbal Marşı'nı da sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim. Cem Yılmaz'a ait olmadığı çok aşikar olan bu marş kime ait ise bir an önce ortaya çıkmalı, Türk halkı bu büyük şairi yakından tanımalı, çünkü; durum ancak bukadar güzel özetlenebilir.
                                                     İstikbal Marşı
Bakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak
Dönmeyip Amerika’da, arlanmaksızın yaşayacak.
O benim milletimin hırsızıdır, yurdu soyacak,
Hortumladıkları benimdir, milletimindir ancak.
Çalma kurban olayım hepsini, ey hırslı çakal
Gariban halkımada bir pul, bırakacak kadar al
Olmaz sana götürdüğün paralar sonra helal
Hakkını vermezsen burdaki ortaklarının behemal
Ben ezelden beri aç yaşadım, aç yaşarım
Hangi hükümet beni kurtaracakmış? Şaşarım
Kurumuş musluk gibiyim, ne akar ne taşarım
Yırtsam da bir tarafımı, hiç görülmez başarım.
Yaktığın yerleri orman diyerek geçme, tanı
işten at, doldur kadroya yatanı
Gözleri açık yatır seni kurtaran atanı
Satılmadik o kaldı, durma satıver vatanı.
Dalgalanın sizde dolar gibi şimdi ey suçlular
Olsun artık soyguncuya vurulacak bir yular
Ebediyen, öyle yok hesapsız bir iktidar
Hakkıdır Garip yasamış vatandaşın da gülmek
Hakkıdır ezilmiş milletimin aydınlık bir İstikbal...

                             BU YAZI İSLAMİ ŞARTLARA UYGUNDUR
Bloğ sayfamın yanında yayınlanan reklamları görüyorsunuzdur. Ben daha yeni farkettim 'Gönülden sevenler' isminde bir intenet sitesi, dikkatimi çekmesinin sebebi ise reklamda ki, 'İslami Evlilik Sitesi' yazısıydı. 
Üşenmedim siteye girdim araştırdım. Neden islami evlilik diye bir başlıkta yazanlar aynen şöyleydi; Türk halkını internetteki ahlaksız sitelerden ve aldatıcı arkadaşlık sitelerinden kurtarmak amacıyla açtığımız ilk evlilik sitemiz GonuldenSevenler.com ile Türkiye'deki yüzlerce insanı yuva sahibi yaptık. Misyonumuzu ve ciddiyetimizi yitirmeden Türk halkını hasretini çektiği yuvaya bir adım daha yaklaştırmak için çok daha güçlü geliyoruz.
Bu islami sitler bu kadarla da bitmiyormuş meğer İslami Facebook'un dan tutun da, İslami arama motorlarına, İslami Chat(msn) gibi aklınıza gelebilecek her türlü teknoloji faaliyetinin sözde İslam'a uygun olanı varmış. Bir daha anladım ki; kapitalizmin acıması ve kaybedecek bir dakikası bile yok. Bundan gayrı bu blog'da islami şartlara uygundur. Nasıl olacaksa....

                       BİNDİK METROYA, VARDIK CUMAOVASINA
Deneme seferleri yapılalı çok olmasına rağmen biz daha hiç denememiştik. Bu gün hayırlısıyla arkadaşım Erkan ile beraber metroyu denedik, Taa cumaovasına kadar gittik. İyi kötü izlenimlerimiz oldu, sırası ile sizinle paylaşacağım.
Ancak Metro ile ilgili farkettiğim bir şey bizi Aliağa'ya gelene kadar güldürdü, önce onu sizlerle paylaşayım sonra diğer izlenimlerimi alt alta sıralıyayım.
Cumaovasından Aliağa'ya dönerken yaşandı bizi ve farkedenleri güldüren olay. Metrolarda bulunan, sesli durak belirleme sisteminde, önce Türkçe, sonra da İngilizce konuşuyor. Mesela 'Bir Sonraki İstasyon Kemer' dedikten sonra İngilizce olarakta aynı şeyi söylüyor 'Next Station Kemer'
Buraya kadar herşey normal. Ancak; hatta bulunan, 31 duraktan biri hariç hepsi özel isim, yani İngilizce karşılığı olmayan 'Kemer, Alsancak, Aliağa vs' gibi, ama 'Havaalanı' öyle değil, her dilde bir karşılığı var. Konuşan sistem veya İZBAN bunu bilmiyor olsa gerek, Türkçe olarak 'Bir Sonraki İstasyon Havaalanı' dedikten sonra İngilizcesini de aynen şöyle söyledi 'Next Station Havaalanı' metroyu kullanan turist bunu nasıl anlayacak çok merak ediyorum. İzban'a duyurulur, doğrusu; 'Next Station Airport' olacak. Havaalanı'nın İngilizce karşılığı 'Airport'tur...

  • Aliağa'da kent kart sahibi olmayan insanların metroyu kullanması yasak mı? Bir tane bile kentkart temin edebileceğimiz bir yer yok. Hadi kent kartı buldun bu sefer yükleyebileceğin hiç bir yer yok. Elektronik yükleme kutusunun başı o kadar kalabalık oluyor ki anlatamam, ayrıca aşırı yüklenmeden dolayı yükleme kutusunun kağıt para girişi arızalanmış, giderken yanınıza demir para almayı unutmayın.
  • Aliağa'dan giderken, Hatundere durağında sebebini anlamadığım 10 dk rotar inşallah bir sefere mahsus olmuştur. Aksi taktirde taahhüt edildiği gibi 90 dk Aliağa'dan Cumaovası'na gitmek mümkün değildir. Ki, zaten 110 dk gittik, ama dönüşte tam 90 dk sürdü hakkını yemeyelim.
  • Metroya ilk günden beri rağbet giderek artıyor, hatta okadar çok artıyor ki, seferlerin azlığından dolayı yığılma oluyor. Neyse ki, yakın zamanda sefer sayılarının arttırılacağı açıklanmış.
  • Aklımıza takılan bir diğer mesele ise ücret tarifesi oldu. Cumaovası'ndan Aliağa yanlızca 1.75 kuruş, Aliağa'da indikten sonra istasyondan ev 1.25 kuruş. Yaklaşık 90 km yolu 1.75'e gelirken eve giden 3 km'lik yolu 1.25'e gidiyoruz. Büyük çelişki, Cumaovası metropole bağlı da Aliağa Mars'a mı bağlı? Eshot besleme hattı şart gibi gözüküyor. Metrolarda sürekli konuştuğu için şikayetçi olduğumuz o sesli durak belirleme sistemi meğer ne kadar da önemliymiş. Aliağa'dan Cumaovasına giderken çalışmayan sistem yüzünden yaşlı insanlar ve çevreyi bilmeyenler büyük sıkıntı yaşadı. Çok yaşa konuşan durak...
  • Metronun şüphesiz en iyi yanı Havaalanı'nın içinden geçiyor olması. Havaalanına ulaşmanın zorluklarından dolayı İzmir'li uçak nedir bilmiyordu. Havaş'ın o el yakan ücret tarifesi ve her yerden geçmemesi İzmirlinin canına yetmişti. Hızlı trenle beraber uçak seferleride sıklaşır demedi demeyin.
  • Tam 31 tane durak olması sebebi ile hızlı tren hız yapamıyor arkadaş, yaklaşık 3,5 dakikada bir durmak zorunda kalan tren hız mı yapabilir? Ancak Menemen Aliağa arası 2 durak olmasından dolayı epey bir hıza çıkabiliyor.
  • Kim ne derse desin, beğenin beğenmeyin ama Aliağa'ya gelmiş geçmiş en büyük hizmettir metro. Eleştirilerimizi de lütfen iyi niyetle değerlendirin, hiçbir art niyetimiz yok. Yazdığımız sıkıntıların zamanla düzeleceğinden adımız gibi eminiz.

8 Şubat 2011 Salı

          SOKAK SANATLARI ATÖLYESİ
Sanat: ''sanat için değil, sanat soyunmak içindir'' kuralının geçerliliğini kanıtladığı ve sanata ulaşmanın maddi, zaman-i sıkıntılarının var olduğu şu günlerde tiyatro izleyemiyorum, sanatla ilgilenemiyorum diye üzülmeyin. Çünkü, onlar var.
Onlar kim mi? Onlar, ''İzmir Sokak Sanatları Atölyesi'' hayat telaşesi içinde oradan oraya koşuştururken birden kaşınıza çıkıp sizi sanatla buluşturabilirler.
Sadece sokakta veya cadde de bulamazsınız onları belediye otobüsünde, vapurda, metroda hatta pazarda bile karşınıza çıkabilirler. Benim karşıma Alsancak'ta 'Kıbrıs Şehitleri' caddesin de çıktılar.
Okan Bayülgen'in proğramına çıktığında tanıdığım ekip yine sokaklarda sanatı toplumla buluşturuyorlardı. 14 yaşındaki Rabia Karabacak, ayakkabı boyacısı tiplemesinde canlı bir heykeli oynuyordu ve o kadar başarılıydı ki, neredeyse tüm caddeyi başına toplamayı başarmıştı.
Biraz geride duran atölyenin genel sanat yönetmeni Erdal Çoban'ın yanına gidip tanıştım ve tebrik ettim. Sanatı sokakta yapmalarının amacını sorduğumda ise atölyenin kururluş amacının; sanatı yapanlar ile onu izleyenler arasındaki duvarı kaldırmak, her kesim ve yaştaki insanı sanat ile bütünleştirmek olduğunu söyledi.
Atölyenin misyonu; Sanatı büyük müzelerden hayatın nabzının attığı sokağa indirmek. Sanmayın ki, sanat yapacak bir yerleri olmadığı için sokakta tiyatro yapıyorlar. Onlar tiyatro izlemeye zamanı ve parası olmayan insanların sanattan mahrum kalmamaları için sokakta sanat icra ediyorlar. Sanatın ve sanat eserlerinin ''ucube'' diye adlandırıldığı güzel ülkemde, sanatı sevdirmek ve ulaşamayanlara da izletmek için bir sanat atölyesinin olması beni çok umutlandırdı. Erdal Çoban ve tüm ekip arkadaşlarına başarılar diliyorum. http://www.sokaksanatlari.com/ isimli internet sitesini ve ayrıca facebook'ta 'Sokak Sanatları Atölyesi' isimli grubu ziyaret etmenizi tavsiye ederim.

                            ALDANMAYIN VE ALDATMAYIN
Facebook isimli sosyal paylaşım sitesinde Mevlana, Deniz Gezmiş, Özdemir Asaf, Necip Fazıl Kısakürek ile ilgili büyük bir asimilasyon var. Sanki onların söylediği sözlermiş gibi paylaşılanların yarısından fazlası yalan dolan. Özellikle Mevlana ve Deniz Gezmişin aşk ile ilgili söylediği iddia edilen sözler tümden yalan. Mevlana ve Deniz Gezmiş'in söylediği iddia edilen sözlerin yalan olduğunu ise anlamak çok basit. Mevlana'nın söz ettiği aşk zahir(dünyalık) aşk değildir. Mevlana'nın bahsettiği sevgilide yine zahir sevgili değildir. Mevlana'nın aşk olarak bahsettiği Allah aşkıdır. Söz ettiği sevgili ise yine Allah'dır. Yani mevlana asla şöyle bir söz söylememiştir; 'Şehvetin adını aşk koydular, eğer şehvet aşk olsaydı, eşekler aşkın şahı olurdu.' Böyle bir sözü mevlana asla söylememiştir. Mevlana hem dünyalık aşktan söz etmez, hem de Mevlana eşekleri bile küçük düşürmez.
Deniz Gezmiş'in aşk ile ilgili söylediği sözler ise en az Mevlana'nın söylediği iddia edilen sözler kadar yalandır. Çünkü, Deniz Gezmiş öldüğünde 24 yaşındaydı ve bu kısacık ömrünü Türkiye'nin bağımsızlığına adadı, eli bir kadın eline değmeden gitti bu dünyadan. Zaten kısacık ömrünün yarısından fazlasını ya maphusta ya da direnişlerde geçirdi. O sebepten ne aşka zamanı oldu ne de aşk dolu cümlelere. Deniz'in aşkı davasıydı. Facebook'ta yayımlandığını gördüğünüz bu tarz paylaşımları lütfen uyarın ve kimse daha fazla bu güzel insanları, kendi yalanları ile kirletmesin.

                          HABER VAKTİMİN ODA KORKUSU
Defne Joy Foster'in öldüğü gün tüm televizyon ve haber siteleri haberi geniş bir yer ayırarak gördü. Bunların içinde yandaş medyada vardı tabii, onlarda ilgilendi bu haberle. Ancak yandaş ve muhafazakar medya haberi yayımlarken Defne'nin ölüm nedeninin alkol olduğunu iddia etti. Bunu en bariz dile getiren ise 'habervaktim' isimli haber sitesi oldu. Bunun üzerine cesur muhalif 'odatv', 'habervaktim'i ölüm haberini bile çıkarlarına göre haber yapmakla suçladı. Tutuşan 'habervaktim' ise hemen duruma müdahale etmek zorunda kalarak; 'o haberi biz yapmadık 'habertürk'ten aldık' dedi. Benim burdan anladığım ise şu oldu 'habervaktim' isimli haber sitesinin 'odatv' den ödü patlıyor. Normalde kaale bile almadıkları hatta odacılar diye lakap taktıkları 'odatv' mensuplarından çok fena korkuyorlar. Bu iyi bir şey...

                                                    HINÇ-AL
Bu adam acaba kimden HINÇ'AL-ıyor? Gencecik yaşında yaşamını yitirmiş bir genç kızdan HINÇ-AL-masının nedeni ne acaba? Kerem Altan'ın akrabası olması mı? Yoksa ortada bir ihmal ya da bir kasıt var onun üzerini örtmek istemesi mi? Nedir? Ben anlamadım. Anlamadım ancak kuşkuların giderek Defne'nin başına bir iş geldiği yönünde hızla artmaya başladı. Çünkü, ön otopsi raporunda Defne'nin beyin kanaması, astım ve kalp krizi geçirmediği ortaya çıktı. Şimdi defnenin vücut sıvılarından alınan örnekler inceleniyor. Bu durum kuşkularımı arttırıyor. Ayrıca o gece sokak kameralarında, Kerem'in sağa sola koşturduğu doktor aradığı ve özel bir polikliniğe gittiği görülüyor. Koskocaman adam ve ulusal bir gazete olan Taraf gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yapacak seviyede bir kişi, nasıl olurda 112'yi aramayı bilemez. Özel bir doktor arama çabası nedir acaba? Bu şüphelerimin üzerine birde yaşlı adam HINÇ-AL-maya kalkınca hepten şüphe bağladı beynim. Şüphelerimin arasında Can Yücel'in bir sözü geldi bak aklıma; Küfür, burjuvazinin ağzında bir lağım çukurudur, işçi sınıfının ağzında ise açan bir güle benzer. Eh ne yapalım Can babanın sözünü tutmayalım mı? Hadi koyverelim hep beraber...

2 Şubat 2011 Çarşamba

                                 HSSKTR
Başlığı böyle attığım için, birisine hakaret ettiğimi sanmayın sakın. Çünkü; ''HSSKTR'' hakaret ya da küfür değil; bir iş, bir oluş, bir hareket bildiren kelimeye denir.
Facebook'ta yaklaşık 500 bin kişinin beğendiği süper aktif, gırgır bir gruptur. Tüm okurlarıma tavsiye ederim, günün akıp giden sitresi içerisinde biraz olsun yüzünüzü güldürecek bir şeyler arıyorsanız o zaman ''HSSKTR'' isimli sayfaya bir göz atın derim. Şu an yaklaşık 1056 tane muhteşem komik fotoğraflarla dolu albümüne vakit buldukça göz atıyorum ve çok eğleniyorum. Hele o kısa ve enteresan videolar nerden bulunuyor bilmiyorum ama gerçekten beni ve 500 bin kişiyi çok eğlendiriyor. Sayfanın sahibini tanımıyorum ama, ne kadar zeki bir adam olduğunu, fotoğrafların altına düştüğü küçük notlardan anlayabiliyorum. Ne diyelim iyi ki varsın ''HSSKTR''

                                         KÜÇÜK YALÇIN
Prof. Yalçın Küçük hocayı herkes çok iyi tanır. Nerden tanır? Katıldığı televizyon programlarında aniden ellerini çıpması, ses tonunu birden yükseltmesi ve oturduğu koltuktan bir ok gibi havaya fırlaması akılda kalıcılığını sağlayan özelliklerindendir de ordan tanır.
Nasıl olur da sayısız kitap yazmış bir bilim adamı, böyle abuk sabuk hareketler ile akılda kalır. Hayret!
Bakmayın hayrete düştüğüme, ben de müdavimlerinden idim. Her pazartesi ''Ulusal Kanal'' da yayımlanan ''Kalemler ve Kılıçlar'' isimli proğramı kaçırmadan izlerdim, söylediklerini de ciddiye alırdım hocanın. Haftalar böyle devam ederken bir de baktım ki, bizim hoca her hafta birilerinin isimlerine ya da soy isimlerine kafayı takıyor, ordan oraya, öbür taraftan bu tarafa bağlantılar kurarak sözde tezini ispatlayıp kişileri mason, yahudi, sebetayist vs ilan ediyor. Sosyalist olduğunu söyleyen birinin bu derece ırk, din, mezhep meraklısı olması önceleri dikkatimi çekmemişti.
Müdavimliğim ''Küçük Yalçın & Saralı Putlar Tarihi'' isimli kitap elime geçinceye kadar sürdü.
O kitap elime geçtiğinde ise, yazarın bizim hoca üzerinden pirim yapmaya çalıştığını falan sandım. Ancak kitabın işaret ettiği kaynakları birazcık deşeleyince herşey gün gibi ortaya çıktı. Meğer bizim hoplayan profesör, bir zamanlar Abdullah Öcalan hayranı ve Atatürk düşmanı imiş, üstelik bu tezi kendi yazdığı kitaplar ispatlıyor. Kitapta hoca ile ilgili öyle şeyler yazıyor ki, şaşırmamak imkansız. Mesela; ''Doğu Perinçek ile aramızdaki fark, onun Bekaa'ya gittiği için sıkıntılı olması, benim ise çok memnun olmam.'' Hocanın incileri bu kadar değil, mesela; ''Ruhi Su, Türk olamaz çünkü; sesi güzel bir Türk olmaz'' gibi sayfalara sığdıramayacağım kamyon yükü bu tarz ifadeler.
Kitapta benim en çok dikkatimi çeken ise, hocanın eski öğrencilerinden Mehmet Ördekçi'nin hoca hakkında yazdıkları idi. Mehmet Ağabeyin yazdıklarını okuyunca pes artık dedim. Mehmet Ördekçi'nin yazdığı ''Sebetaycılar ve Küçük Hoca'' başlıklı yazı dizisini http://www.derki.com/ isimli internet sitesinden ulaşarak okuyabilirsiniz. Hatta okumalısınız.
Can Yücel ''Yalçın Küçük'tür ama mide bulandır'' derken ne kadar da isabetli bir tespitte bulunmuş sizde çok iyi anlayacaksınız. Böylelikle bir şarlatandan daha kurtuldum, hemde sonsuza dek...
                                                 ALİ KAPTAN
Öyle bir geçer zaman ki... İzlemeyenimiz, bilmeyenimiz yok değil mi bu dizi filimi? ''Haberkulesi'' isimli intenet sitesinde yayımlanan reytting sonuçlarından anladığım kadarıyla yok. Salı günü, ülkenin yüzde 54,66'sını (içlerinde bende varım) ekran başına toplamış.
Salı günü diziyi izlerken aklıma bir fikir geldi, hatta dur sahneyi söyleyeyim; Ali Kaptan tam balıkçıyı döverken, bende memleketin %54'ü gibi Ali kaptanın ejdadını araştırıyordum. Tam o sırada memleketi kurtaracak naciz bir fikir düştü aklıma, hatta iki tane fikir. Bu Ali, kaptan değil mi? Koca koca şilepleri idare etmiyor mu? Ediyor. Eee o zaman ne yapmak lazım bu Ali'yi, ''Mavi Marmara''ya kaptan yapıp İsrail'e yollamak lazım. İsrail nasıl olsa gemiye saldırcak, ha diyelim ki bizim kaptanı, kaptan olduğu için öldürmedi, e işte o zaman başına püsküllü belayı aldı. Tüm İsrail'i kahrından öldürür yakın zamanda, Ortadoğu'da kurtulur, sen de, ben de, Osman'da, Cemile'de... İlk fikrim bu idi. İkinci fikrime gelince, o da şudur; Ali kaptanı ''Mavi Marmara''ya bindirip İsrail'e yollamayacaksanız; Caroline, Hürrem gibi müslüman olsun....
                                                     DEFNE
En çok sana yakışıyordu yaşamak, gülmek, şımarmak... Ne zaman girdin hayatımıza, nasıl alıştık biz bu kadar sana ve ne zaman gittin hiç anlamadık. Ha arkandan konuşanları soracak olursan biz burdan nedesek boş, sen oradan bi çare bul onlara. Hoşcakal...

1 Şubat 2011 Salı

DEĞİL KURŞUN, FİSKE BİLE OLSA KARŞI ÇIKMALIYIZ

          
Geçtiğimiz hafta, tam da gazeteci Uğur Mumcu'nun öldürüldüğü gün, neredeyse bir gazeteci cinayeti daha yaşanıyordu. Uşak'ta, gazeteci ve http://www.usak.tv/ haber sitesinin sahibi Kazım Şen evinin önünde, eşi ile beraber arabasından indiği sırada üzerine ateş açılması sonucu ayaklarına isabet eden üç kurşunla yaralandı. Bereket bu sefer polis elini çabuk tutmuş, zanlı suç aleti ile kıskıvrak yakalanmış.
Kazım Şen olayın ardından hastanede kaleme aldığı yazısında, soruşturmanın selameti açısından ayrıntı vermiyor ama bu olayın başına geleceğini sezdiğini söylüyor. Sebebinin de birkaç hafta önce kaleme aldığı köşe yazıları ve haberler olduğunu belirtiyor. İleri demokrasiden bahsedilen bir memlekette, bir gazeteci yazdığı bir yazıdan veya haberden dolayı kurşunlanıyorsa, o memleketin demokrasisi ileri değil bilakis koştura koştura geriye doğru gidiyordur. Demokrasinin olduğu bir ülkede ise, haberin veya yazının yalan olduğunu düşünüyorsan gidersin mahkemeye şikayetini dile getirisin ve gereğinin yapılmasını talep edersin. Sen mahkemeye gidememişsin tutup adamı vurmuşsun, e ozaman yazıyı ya da haberide doğrulamışsın, a müptezel!
Dünyanın neresinde olursa olsun, herhangi bir gazeteciye değil kurşun, atılan bir fiskenin bile hesabı sorulmalıdır. Şu an sağlık durumu gayet iyi olan Kazım Şen'e tekrar geçmiş olsun diliyorum ve bu tuzağı kuran veya kurduranların gereken cezayı olmalarını sabırla bekliyorum.
                                      HÜR ADAM'A DAİR
3 haftadır vizyonda olan ve vizyona girdiği günden bu güne kadar oldukça tartışılan filmdir ''hür adam'' Yönetmeninin televizyonlara çıkıp irili ufaklı skandallara imza atması mesela; cemaat, filmi desteklemedi deyip stüdyoyu terk etmesi ve terk ederken konuklardan birine yaka mikrofununu fırlatması inasanın aklına reklamın iyisi kötüsü olmaz fikrini getirmişti.
Ancak rakamlar, reklamların pek işe yaramadığını ortaya koydu. Film vizyona gireli tam 3 hafta oldu ve şu ana kadar izlenme sayısı 831.805, yani film gereken ilgiyi görmemiş. Yapımcının ve yönetmenin feryadı reklam değil gerçekmiş meğer.
Bende izledim ve ufak ufak notlar tuttum, bunları sizlerle paylaşmak istiyorum.
  • Filmin yönetmenin; ''cemaat bizi desteklemedi, muhafazakar insanlar ilgi göstermedi'' sözlerinin aksine salonun yarısından fazlası türbanlı ve muhafazakar görünümlü insanlardı.
  • Film efektlerinde kullanılan teknik oldukça ilkeldi, patlayan bombalar çizgifilmlerde bile daha gerçekçidir
  • Filmde Mustafa Kemal ile Saidi Nursin'nin karşı karşıya getirilmesi, siyasi hesaplaşmanın, kutuplaşmadan fayda sağlamak istediğinin belgesiydi, tezgaha düşmemek gerek.
  • Mustafa Kemal ile Saidi Nursi'yi karşı karşıya getiren sahnede oyuncunun biraz olsun Mustafa Kemal'e benzememesi, hatta uzaktan yakından ilgisi olmaması, Mustafa Kemal'e olan kin'in göstergesi gibiydi.
  • Filmde bir sahnede, o zamanın akşam gazetesi gösterilerek Mustafa Kemal'in dünya müslümanlarına yaptığı konuşmadan söz edilmişti, ancak aynı gazetenin gösterilen sayısında böyle bir yazının gerçekte olmayışı, filmin inandırıcılığı hakkında ciddi bir şüphe oluşturuyordu.
  • Saidi Nursi karekterini canlandıran oyuncunun başarısı ve Recap Tayyip Erdoğana benzerliği gözümden kaçmadı.
  • Son olarak söylemeliyim ki; parayla adam tutulsa Saidi Nursi'ye, fikrine ve dönemine bu kadar kötülük edilmezdi. Ellerine sağlık ne diyelim
                                                     ISLIK
CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun ''Bir ıslıkta sen çal'' sloğanını çok tuttum. Stad protestosu üzerinden değil de sadece ıslıkla yapılan bir propaganda bu seçimde çok tutar. Stat eylemi üzerinden ıslıklı propaganda yürütülürse bence bu CHP'nin başına bela olur, stat protestosu CHP'ye ihale edilir. İyi bir seçim şarkısının ıslıkla çalınması veya içinde ıslık olması bu seçimde CHP'ye avantaj sağlayacaktır kendi fikrimce.
Ayrıca benim CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlun'a bir önerim daha var. Kendileri yılbaşı gecesini maden işçileri ile birlikte geçirme kararı aldıktan sonra, Hükümet kanadı da hemen harekete geçerek 2 bakanını başka bir maden ocağına yönlendirmiş ve madenciler Kemal beyin sayesinde 2011'e bir anamuhalefet lideri ve iki bakan ile beraber merhaba demişti.
Kılıçdaroğlun'a önerim ise şu madem yaptıklarınız hükümetin ilgisini çekiyor, o zaman sizde bir ay asgari ücret ile yaşama kararı alın, sonrasında da bir aylığına öğrenci olup öğrencilerle beraber yaşayın. Bu eylemleriniz de hükümetin ilgisini çekerse sorunlar çözülür sanırım.

                                           METRO GELDİ
Yıllardır ne zaman biteceği tartışılan metro sonunda Aliağa'ya vardı. İzmir belediyesi inat etti ve sonunda bu hayali gerçekleştirdi. Emeği geçen herkese bir Aliağa'lı olarak teşekkür ediyorum. Teşekkürümün yanında bir de eleştirim var tabii. Eleştirim metro'nun son seferinin 20:15'te olması, yıllardır son seferi 20:20'de olan otobüslerden illallah etmiş vatandaşlar olarak metronunda aynı saatte son bulması sevincimizi kursağımızda bırakmıştır ilgililere duyurulur...

31 Ocak 2011 Pazartesi

                             ''SELO''

Benim en sevdiğim sabah programı ve televizyon dizisi meclis gup toplantılarıdır. Her salı iple çekerim, acaba bu bölümde neler olacak diye meraklanırım. İçlerinden tercih yapmam gerekirse en çok BDP'yi izlemeyi severim. BDP grup toplantısı başladığında, kimse televizyonun önünden geçmeye cesaret edemez bizim evde, reklamlar başladığında ekrana yapışan çocklar gibi pür dikkat izlerim eş başkanın konuşmasını (eşbaşkan olayınıda çözemedim ama neyse... onlar öyle demeyi seviyor)
Reklamlar başlayınca ekrana yapışan çocuklar dedimde aklıma geldi; eskiden turkcell reklamlarını ne çok severdim.
Özgür kızı, Cellocanları, Havuç'u... Hele birde Raga Oktay ve Kadir Çöpdemir'in oynadığı seri vardi ki; izlemeye doyamazdım.
Kadir Çöpdemir, sarı t-shirt kocaman göbeği ve kendisi gibi tembel iki arkadaşı ile turkcell'in arı gibi çalışan elemanı ''selo'' ile yaptıkları mavra unutulcak türden değil...
Geçtiğimiz günlerde, eski reklamlardan çeşitli kareleri, yeni reklam filminde buluşturan turkcell adeta hafızamı tazeledi...
Kadir Çöpdemir, Raga Oktay'a ''memleketi sen mi kurtaracan be selo'' dediği sahne dönmeye başladığında, BDP grup toplantısıda başlamıştı bir diğer televizyon kanalında.
Demirtaş; özerklikten, bölge meclislerinden, çift dilli yaşamdan, iki bayraktan söz ettikçe bende televizyonun karşısında; ''memleketi senmi bölecen be selo'' diye mırıldanıyordum....

                                           ''EN ÖĞRETİCİ FİLM''

Bir arkadaşım ile vizyona giren filmler üzerine konuşurken, arkadaşım durup dururken; ''biliyormusun benim için şu an'a kadar en öğretici film Dondurmam Gaymak olmuştur.'' dedi. Nedenini sorduğumda ise yanıtı; ''Gusül abdesti almayı o filmden öğrendim.'' oldu.
Anladım ki, arkadaşım filmde cami hocasının talebelerine gusül abdesti almayı öğrettiği sahneden bahsediyor. Eh ne diyelim Dondurmam Gaymak gerçekten büyük bir derde deva olmuş, bu güne kadar gusül abdesti almayı bilmeyen arkadaşımızda varmış demek... Bende diyorum bizim işler neden bu kadar ters gidiyor. Filmin ikinci öğretiside bu oldu; işlerin neden ters gittiğini öğrendik...

''W ve Q İLE ÇEKİLEN MESAJA ve MAİLE CEVAP VERİLMEZ''

Latin harflerine geçtiğimiz 1 Kasım 1928 tarihinden bu yana kadar alfabemiz 29 harfliydi, ancak alfabemizde olmayan ve haricen eklenen ''W ve Q'' harfleri ile artık alfabemiz 31 harften oluşmakta. İntenetten ve telefonlardan yapılan yazışmalarda ''V'' yerine ''W'', ''K'' yerine ''Q'' kulanılıyor. Ne amaçla yapıldığını bilmemekle beraber bu tür yazışmalardan nefret ettiğimi söylemeliyim. Bu güne kadar tanımlanamayan harf diyeni duymadığım için şimdi ben diyorum ''W ve Q'' alfamizde yoktur. Tanımlanamayan bu harflerle yapılan Hiçbir yazışmaya cevap atılmayacaktır...

23 Ocak 2011 Pazar

MİLLETVEKİLLİĞİNE ÖZLEM

                                     ''MİLLETVEKİLLİĞİNE ÖZLEM''
Bu sabah, ömründe ilk kez alarm çalmadan uyandı. Aslında sevinçten uyuyamamıştı bütün gece. Gözünü açar açamaz hemen pencereye koştu ve beyaz güvercinine baktı doya doya. Çocukça bir sevinç kapladı içini, artık sabahları güneş bile doğmasa olurdu onun için. Çünkü, bundan sonra her sabah güneşi selamlamak için değil, yeni satın aldığı ''Anadol'' marka otomobiline günaydın demek için koşacaktı pencereye.
Uzun uzun seyretti, o'nu Ankaraya taşıyacak olan aracı. Aslında çok eski bir arabaydı, yıpranmıştı, hakkında bir sürü dedikodu vardı ''Anadol'u sokakta bırakmaya gelmez, Maazallah eşekler yer'' diye, fakat bir o kadar da vefalıydı. Bir Milletvekili adayını Ankara'ya ancak ''Anadol'' taşıyabilirdi.
Saatine baktı biraz daha oyalanırsa işe geç kalacağını fark etti. Kahvaltı hazırlamak için harekete geçti, o an kocasının daha uyuduğunu gördü ve saygı dolu gözlerle bir süre de o'nu izledi. Eşinin de emekliliği hak ettiğini düşündü, Ankara'ya gitmek o'nun için de iyi olacak diye geçirdi içinden. Yanagına küçük bir buse kondurarak çıktı yatak odasından.
Bu sabah çok güzel bir kahvaltı hazırlamalıydı, apartman görevlisinin kapıya bıraktığı gazeteleri ve ekmeği aldı, hızla ve özenle sofrayı hazırlamaya başladı.

O sırada kocası uyanmış, telaş ve heyecanla birşeyler hazırlayan karısını izliyordu. Evlendiklerinden beri onun hiç bu kadar heyecanla kahvaltı hazırladığını görmemişti. Yüzünü yıkarken eşinin sesini duydu ''Kahvaltı hazıııırrrr''. Eşinin neşeli sesine doğru yöneldi ve aynı anda sofraya oturdular.

Kahvaltısı bitene kadar eşini pür dikkat izledi adam. Kadın ise, kahvaltı yaparken bir yandan da günün gazetelerine göz gezdiriyordu, sanki gazete sayfaları arasında bir şeyler arar gibi hızla bakıyordu sayfalara. Sonunda aradığını bulmanın verdiği heyecanla gülümsedi ve eşine dönerek; ''Bak işte burada.'' Adaylığını açıklayan, Milletvekili aday adaylarının resmini göstererek müjdeledi eşine; ''Üç gün sonraki gazeteler benden de bahsedecek.'' Adam düşünceli gözlerle, kendisine bakmadan konuşan eşine; '' Emin misin?'' diye sordu. Kadın ise kendinden gayet emin bir eda ile; '' Elbette eminim, üç gün sonra gazeteleri okursun.''
Adam yanlış anlaşıldığını farkederek '' Üç gün sonraki gazetelerden bahsetmiyorum ...''
-Peki neyden bahsediyorsun?
-Anadol'dan bahsediyorum
-Nesi varmış Anadol'un?
-Biliyorum o aracın uğuruna inanıyorsun ama bu bir saçmalık. Çünkü; o çok eski
-Bunu defalarca tartıştık, artık bu konuda tekrar tekrar konuşmak istemiyorum. Kendini buna alıştırsan iyi edersin.
Karısını ikna edemiyeceğini fark eden adam, bu konuyu hiçbir zaman açmamak üzere sustu. Kadın ise tek bir söz bile etmeden kalktı sofradan, gerildiğinin farkındaydı, fakat son zamanlarda ki neşesi daha fazla gergin kalmasına izin vermedi. Hızlı adımlarla hareket ederek makyajını yapmak üzere banyoya yöneldi. Aynada gururlu yüzü ile karşılaşınca keyfi bir kat daha arttı, herşey yolundaydı. Çok fazla makyaj yapmamaya karar verdi, bir tek ruj yeterliydi. Yüzünde oluşan lekelere bile aldırmıyordu artık, kapatmak için hiç uğraşmadı. Kendide bulduğu bu özgüveni sevmişti.
Hızla üzerini değiştirdi, çantasını ve dün geceden hazırladığı dosyaları aldı, eşine ''Hoşcakal'' diyerek çıktı evden.
Merdivenlerden inerken büyük bir heyecan dalgasıda ona çarparak yukarıya doğru çıkıyordu sanki.
Sabırsızca çıktı apartmandan, koşar adım yaklaştı ''Anadol'a'', eve çıkarma imkanı olsa bir dakika bile düşünmez, evin bir odasını ayırırdı ona.
Çantasından anahtarları çıkardı ve usulca yerleştirdi kapının kilidine. Koltuğa oturdu, çantasını ve dosyasını özenle yan koltuğa koydu, artık marşa basabilir, Anadol'un sesini duyabilirdi.
Anahtarı kontağa yerleştirdi ve marşa bastı, ilk seferde marşı aldı araba. Bir süre sesini dinledikten sonra artık yol alma vakti gelmişti, vitese takarak ilerlemeye başladı. Öyle bir kurulmuştu ki arabanın direksiyonuna, adeta resmi geçitte halkını selamlıyan bir lider gibi...
Şehir küçük ve mesafe kısaydı, birkaç dakika içinde gelmişti bile ofisinin önüne, park edecek güzel bir yer aradı ama bulamadı. Beyaz güvercini saklayacak küçük bir delik bile yoktu koskoca caddede. Bir tur daha attı ama yok, bir tane bile park yeri yok. Yolun ortasına da park edecek hali olmadığına göre bir kaç sokak ileri götürecekti mecburen. Sonunda iki sokak ileride bir yer bulmuştu. Fakat hiç içine sinmemişti bu park yeri, arabanın arkası sanki biraz dışarıda kalmıştı, ama yapacakta bir şey yoktu. Ofisin bulunduğu cadede nasılsa bir yer boşalırdı.

Ofisinden içeri girdi tüm çalışanlarına günaydın diyerek hatırlarını sordu, biraz sohbet ettikten sonra odasına doğru yöneldi. Çantasını ve dosyaları masasının üzerine koydu ve bilgisayarın düğmesine bastı. Bilgisayarın açılmasını beklerken bol şekerli bir Türk kahvesi söyledi kendisine, hiç çalışası yoktu. Bu gün bütün işleri yanında çalışanlara devredecek kendisi sadece oturacak ve hayaller kuracaktı.

Yanından çalışanlardan birini çağırarak bu gün yapılacak ve takip edilecek bütün işleri ayrıntıları ile anlattı. İşlerin tamamı dışardaydı ve öğlene kadar ancak bitecek işlerdi. Gönül rahatlığı ile en çok güvendiği elemanına işleri devretti, bu gün ofisten çıkmaya gerek yoktu.

Kahvaltıda eşinin can sıkıcı sohbetinden dolayı okuyamadığı gazeteleri tekrar eline aldı ve kimlerin adaylıklarını açıkladığını ayrıntıları ile okudu. Bu dönem ne kadar da çok aday varmış diye söylendi, ve söylenirken endişeye düştü. Aklına hemen genel merkezdeki dostlarını aramak geldi. Çantasından telefonunu buldu ve aklında sıraya koyduğu kişileri teker teker aramaya karar verdi. İlk aradığı dostu telefonu açmadı, meşgul olduğunu düşünerek diğer dostlarını aramaya koyuldu. Ancak kimi aradıysa ya telefonu açmadı ya da ''şu an hiç müsait değilim'' bahanesi ile telefonu kapattı. Neler olduğunu anlayamayan kadın düşünmeye başladı sorun neydi acaba? Aklına İl'de ki dostlarını aramak gelince hic vakit kaybetmedi, onlar mutlaka biliyorlardır bu meseleyi. Ancak sonuç yine değişmedi, kimi arasa sonuç aynı ''şu an müsait değilim.''
Bu kadar çabuk içini karartmaması gerektiğini düşündü hemen, çünkü, adaylığı konusunda söz verenler sıradan insanlar değillerdi. Söz verdilerse mutlaka yaparlardı. Neşesi tekrar yerine gelmişti, koltuğuna yaslanıp hayallerine kaldığı yerden devam etti.

Daha çok adaylığının açıklandığı günü değil de, seçildiği günü hayal diyordu. Anadol ile Ankara'ya gitmek üzere yola çıktığını ve mecliste yemin ederken ekran başında kaç kişinin gıpta ile izleyeceğini.
Meclis lojmanlarında oturmayı asla istemiyordu. Her zaman söylerdi ''lojmanda oturma heveslisi olsam Milletvekili değil, üçüncü sınıf memur olurum.''
Meclise uzak bir yerde oturmalıydı ki, Anadolun direksiyonuna oturduğuna değsin. Salına salına dolaşmak istiyordu Ankaranın caddelerinde. Memleket için düşündüğü hiç bir şey yoktu bu arada...

Hayaller dünyasında seyahat ederken odasının kapısı çaldı. Birden kendine gelen kadın, kapıya doğru seslendi ''giirr''. Gelen, sabah işleri devrettiği elemanıydı. Kadın elemanı buyur etti ve karşısındaki koltuğa oturmasını söyledi.
Yüzünden bir sıkıntısı olduğunu zannettiği elemanına sordu, ''bir sorun yok değilmi?'' Söze nereden başlayacağını bilemeyen eleman, sessiz kalmayı tercih etti. İyice endişelenen kadın sorusunu yineledi ''bir sorun mu var?'' Bu sefer konuşmaya karar veren eleman;
-Şey... efendim size söylemem gereken bir şey var
-Söyle kötü bir şeymi
-Evet. Yani o kadar da kötü değil fakat sizi biraz üzecek bir sıkıntı
-Çatlatmasana insanı, neymiş o beni üzecek sıkıntı?
-Efendim, Anadol'a park halindeyken arkadan bir bey çarpmış
-Olamaz
Neyapacağını şaşırmıştı kadın. Açılmayan telefonlardan belliydi aslında bir felaketin olacağı. Eğer bu doruysa vekillik hayalleri suya düşerdi.
Çantasını kaptığı gibi koşarak çıktı ofisinden. Hızla ilerledi cadde de ve yaklaşınca kalabalığı gördü. Herkes Anadol'un başına toplanmıştı, kalabalığı yararak ilerledi ve gördü o kahreden görüntüyü, Anadol arkadan büyük bir darbe almıştı. Kahretsin. Hemen polislere sordu ne olmuş, kim çarpmış arabama. Görevli polisler kadını yatıştırmaya çalıştılar, ama fayda etmedi. Bütün dünyası yıkılmıştı kadının. Sakinleşmeye başlayınca sordu polislere;
-Nasıl olmuş?
-Caddeye hızla dönen bir araç kontrolünü kaybederek sizin arabanıza çarpmış.
Kadın çevrede başka hasarlı araç göremeyince hayretle sordu;
-Peki nerde o araba.
-İşte şurada.
Polislerin gösterdiği yere doğru dönen kadın, Anadol'una çarpan aracı görünce hayretler içinde kaldı, ''ama bu arabada hiç bir şey yok.'' Kendi arabasını kullanılmaz hale getiren araç neredeyse sapasağlam olduğu yerde duruyor. Sahibi kim bu arabanın diye sordu kadın polislere. Polisler karşı kaldırımda oturan adımı göstererek, arabanıza çarpan kişi o dediler. Kadın kaldırımda oturan adamı süzdü, hor gördüğü memur tipli bir adamdı hayallerini elinden alan. Adı neymiş bu adamın diye sordu kadın, polisler Kemal diye yanıtladı.
Bin bir güzel hayali taşıyan Anadol'unu ve hayallerini orda bırakarak hızla uzaklaştı. Eşi, sabah anlatmaya çalışmıştı Anadol'un eski olduğunu ve en ufak bir darbede haşata döneceğini. Kadın şimdi çok daha iyi anladı eşinin bu güne kadar söylemek istediklerini, ''Anadol''a güvenmek saçmalıktı.'' Tam eşini aramak için telefonu eline almıştı ki çalmaya başladı, arayan genel merkezdi. Efendim, dedi ağlamaklı sesini düzelterek, sizi dinliyorum. Genel merkezden arayan görevli listeye alınmasının çok zor bir ihtimal olacağını söylüyordu, hiç şansı kalmamıştı. Telefonu kapattı ve tekrar ağlamaya başladı. Yine eşini aramaya karar verdi. Eşi telefonu açtı ve açar açmaz kötü bir şey olduğunu anladı. Çünkü, karısı ağlıyordu telefonun öteki ucunda...
-Alo, neyin var? Kötü bir şey mi oldu?
-Evet. Çok kötü bir şey oldu. Sen haklıydın, özür dilerim...
-Ne oldu? Neden özür diliyosun? Düzgünce anlatır mısın? Söylediklerinden hiç bir şey anlamıyorum...
-Anadol, Anadol kaza geçirdi ve artık kulanılamaz halde, park halindeyken biri gelip çarpmış...
-Sana söylemiştim, böyle olacağını biliyordum. Anadol'a güvenmek saçmalıktı...
-Evet sen haklıydın...
-Kim çarpmış? Nasıl çarpmış? Gören, bilen var mı?
-Evet var. Memur kılıklı bir adam Anadol'u haşat eden. Adı da Kemalmiş..!

13 Ocak 2011 Perşembe

NERELERE KAYBOLDUM


Bir çogunuz sordu bu soruyu karşılaştığımız yerlerde. Ben de sordum kendi kendime. Nereye kayboldum? Cevap vereyim hemen, aslında bir yere kaybolmadım sadece yazmaya vaktim olmadı. Oldukça önemli çalışmalarım ve görüşmelerim oldu bu yok olma sürecimde. Pek yakında ulusal bir süprizle gazete sayfalarına geri döneceğimi müjdelemek isterim.
Beni hasretle bekleyen dostlarıma, okurlarıma teşekkürü borç bilirim.
Birden ortalardan kaybolmak çok tehlikeliymiş bunu bir sefer daha tecrübe ettim. Aniden kaybolunca dedikodu kazanı aynı hızla kaynamaya başlıyor ve altını kısmakta biraz geç kalırsan ortalığı berbat edebiliyor. Neyse ki çabuk yetiştim.
Banu Avar'ı dinlemek için Halk Eğitim Merkezine gittiğimde bir çok Aliağalıyı ve protokol mensubunu yakından görme ve izleme fırsatı buldum. İtiraf etmeliyim ki, hepsini ülke meselelerine ilgili gördüm. Gördüğüm herkes ile kısa kısa sohbet etme fırsatı yakaladım.
Ortalardan kaybolmamla ilgili duyduklarım ise beni güldürdü.
Meğer ben son yazımı yazdıktan sonra kaçmışım Aliağa'dan, korkmuşum ve başıma iş almamak için bir süre ara vermişim...
Sadece bunula kalsa iyi, son yazdığım yazıda kişilerin özel hayatlarına tecavüz etmişim, sağda solda onları dikizleyip nerelerde içki içtiklerini, nerelerde ne halt ettiklerini takip eder olmuşum. Meğer ben magazin forever olmuşum haber veren yok...
İşte bunları duyar duymaz acilen bir yazı kaleme almam gerekiyor dedim ve seminerin ardından başladım bu satırları yazmaya.
Esasında ne zordur bir yazarın, yazılarını anlamayanlar da anlasınlar diye tekrar yazması. Yapacak bir şey yok başa geldi artık, anlatacağız okuduğunu anlamayanlara.
Hakkımda söylenenlerin hiç birisi aslında kulağa asılacak şeyler değil. Yok korkmuşum, vay efendim başıma bir iş gelmesin diye kaçmışım, magazin yazarı olmuşum gibi birtakım hayal ürünü deli saçması sözler cevaba tenezzül edilecek sözler değil. Ancak söylentilerin içinde öyle bir söz var ki, ''Kişilerin özel hayatına tecavüz'' işte ben bunu hakaret sayarım.
Ben yazımı yazdıktan sonra bir hanımefendi yazının kendisini hedef aldığını düşünerek ortalığı velveleye vermiş, ağlamış, sızlamış hırsını alamamış birde böylesi bir hakaret icat etmiş.
Şimdi bir önceki yazımı, yani bu yazının altındaki ''ROMANTİK SEÇİLMİŞ'' başlıklı yazımı tekrar okumanızı rica ediyorum. Benim o yazım da anlatmak istediğim sofra adabına ve içki kültürüne nail olmuş bir siyasinin özlemidir. Hanımefendi bu yersiz serzenişi ile bu kültüre nail olamadığını ispat ettiği gibi, bir de okuduğunuda anlayamadığını göstermiştir. Benim niyetim kimseni özel hayatına burnumu sokmak değildir. Kimsenin nerde ne içtiği beni asla ilgilendirmemiştir ve bundan sonrada asla ilgilendirmeyecektir. Bana o yazıyı yazdıran olay, yani bira içme hadisesi sadece yazının çıkış noktasıdır.
Ayrıca o hanımefendi her kim ise, onu kızdıran olay özel hayatına tecavüz düşüncesi değildir. Onu esas endişelndiren ve kızdıran gazetecilere sır verdiğinin ortaya çıkmasıdır. SAYGILARIMLA